Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2014 Cuma

Nema-ye Nazdik (Yakın Plan/Close Up) / Suha Çalkıvik

 Abbas Kiarostami’nin gözbebeği: NEMA-YE NAZDİK (CLOSE-UP) 

Jean-Luc Godard, “Sinema D.W. Griffith ile başlar, Kiarostami ile sona erer” derken, Martin Scorsese, “O, sinemada sanatsal yaratıcılık düzeyinin doruk noktasıdır” diyerek İranlı usta yönetmene olan hayranlığını dile getirir.

Abbas Kiarostami’nin başyapıtlarından  ‘Nema-ye Nazdik’ (1990) (‘Close-Up’ yani ‘Yakın Plan’), yönetmenin filmografisi içinde ‘gözbebeğim’ diye andığı filmidir. 

Gündelik hayatta gerçek ile kurmacanın içiçe geçmesiyle Kiarostami'nin takıntısını da yakalamış oluruz. Ama bu, bizi hiç rahatsız etmez çünkü şefkatli bir takıntıdır onunki. Yoksul sinema tutkunu Hüseyin Sabzian, zengin yaşlı bir kadınla otobüste tanışır, kendisini MuhsinMahmelbaf (ünlü İranlı yönetmen) olarak tanıtır ve kadın bu ünlü yönetmeni ailesiyle tanıştırmak için evlerine davet eder. Hüseyin, yeni çekeceği filmine para yardımı yapmaları karşılığında aile üyelerinin bu filminde rol alabileceklerine onları ikna eder. Fakat varlıklı Ahankhah ailesi evlerini soyacağından şüphelenerek Hüseyin’i polise ihbar ederler. Hüseyin Sabzian tutuklanır, sorgulama ve mahkeme süreci başlar.

Filmde bu süreç, zekice kotarılmış ince bir anlatımla, olayda adı geçen gerçek kişiler de (Sabzian, Ahankhah ailesi, hırslı gazete muhabiri, yönetmen Mahmelbaf ve Kiarostami’nin kendisi) ‘rol alarak’ belgesel havasında yeniden canlandırılır. Hatta dava sürecine bizzat katılmak için yargı organlarına başvuran Kiarostami’ye izin verilir ve sorgulama sahnelerinde yönetmeni de görürüz. Sabzian’ın bir suçlu mu yoksa bir akıl hastası mı olduğunu kendi içimizde tartışırken, Kiarostami bizi öykünün daha da derin noktalarına yöneltir. 

Öykü, başlarda saçma sapan görünse de sinema sanatına tutkuyla bağlı bu yoksul adamın, toplum içinde daha çok saygınlık kazanmak ve kendini daha değerli hissetmek için bu maceraya atıldığını hissetmeye başlarız. Yönetmen bizi sürekli, ‘aslında gerçek dediğimiz şey nedir?’ ‘kurmaca olanla gerçek olan nasıl ayırt edilir?’ sorgulamasına yöneltir. Gerçek duruşma çekimlerinde mahkeme salonuna kurulan iki kamera sayesinde, geniş açılı mercekle bir yandan mahkemenin genelini izlerken, öte yandan yakın plan çekimlerle de davanın psikolojik gerçeğinin derinliklerini yakalamamız sağlanmıştır. Sabzian’ın savunmasını yaparken heyecan içinde söylediği “bana dışarıdan baktığınızda sahtekar, dolandırıcı diyebilirsiniz ama aslında böyle biri değilim” cümlesinin onun yüreğinden çıktığını hissederiz.

Abbas Kiarostami, sıradan insanın içindeki saf güzellik ve iyilik duygularına tercüman olur bu filminde. Sinema sanatının tüm olanaklarını insana özgü değerlerin emrine verir. Onun sinemasında, insancıl bir yürek, sıcaklık, ferahlık veren bir sessizlik ve en önemlisi düşler egemendir. O yüzden 1990’ların en önemli sinemacısı olarak gösterilir.  

1997’de Cannes’da Altın Palmiye’yi kazandığı ‘Taste of Cherry-Kirazın Tadı’nda da görürüz onun düş zenginliğini, 1999’da Venedik’te ödüllere boğulan ‘The Wind Will  Carry Us-Rüzgar Bizi Sürükleyecek’ filminde de. Sahi, Abbas Bey ne demişti düşlerimize dair?  

"Hayal etmek belki de yaşamın en önemli unsuru. Hatta görmekten bile önemli. ‘Hayal etmek’ ve ‘görmek’ arasında tercih yapmak zorunda kalsaydım, hiç kuşkusuz hayal etmeyi seçerdim. Hayal gücü ve düşlerin, körlüğü daha katlanılabilir bir hale getirdiğine inanıyorum. Hayaller olmadan yaşamak zor olurdu. Öyleyse varolsun hayaller! İnsanın hayallerine erişmenin bir yolu olan sinema, işte kesinlikle bu nedenden dolayı takdiri hakeder... Kameranın ardında olanların çok daha olağanüstü, çok daha gerçek ve yaşama çok daha yakın olduğunu düşünüyorum."  

Meraklısına:
Columbia Üniversitesi’nden Prof. Hamid Dabaşi’nin ‘Close-up: Iranian Cinema, Past, Present, Future’ (2001) adlı kapsamlı çalışması, 2004’te Agora Kitaplığı tarafından ‘İran Sineması’ adıyla yayımlanmıştı. Bu yayındaki titiz tercüme sayesinde, yönetmenin batı kaynaklarında Kiarostami olarak yazılan soyadını Kiyârüstemî şeklinde de okumamız  gerektiğini öğrendik.

(Bu yazı, CNBC-e Dergi’nin  Mart 2006 sayısında yayımlanmıştır.)
Suha Çalkıvik

http://web.itu.edu.tr/calkivik/nema.htm 

18 Kasım 2011 Cuma

Stalker

Totaliter bir toplumda iz sürücü (stalker) olarak bilinen bir rehberin, bir yazar ve bir bilimadamını (fizikçi) herkesin isteklerinin kabul edildiği özel bir odası bulunan bölge’ye götürmesinin hikayesidir film. bölgeye sadece yazar ve bilim adamı gitmez filmin fazlasıyla gerçekçi akışı (ağır ve gündelik zaman dilimine eş) izleyiciyi de bölgeye götürür.
film fazlasıyla seyrek bir insan kalabalığının yaşadığı, sanayileşme sonucu bir çöplüğe dönmüş, insanların yüzünde umutsuzluğun kolayca okunabileceği (restoran’ın sahibi, trenin geçişi sırasında kapıyı açan adam), normal gündelik hayatını sürdüren insandan çok bu gündelik hayatı denetleyen inzibatların bulunduğu bir şehirde başlar.
şehirdeki/filmdeki tek mutlu karakter yazarın stalker ile buluştuğu noktada yazarla konuşan kadındır. dünyada hala ilginç bulduğu şeyler olduğu için mutludur. yazarla konuşmasında yazarın “sevgilim, dünyamız çok sıkıcı. bu nedenle, telepati ya da hayaletler ya da uçan tabaklar da yok ya da bunun gibi dünya kesin kanunlarla yönetiliyor ve çok sıkıcı.” argümanına verebilecek bir cevabı vardır: “bermuda şeytan üçgeni’ne ne diyeceksin? onu da mı reddedeceksin?” hayata tutunabileceği, yaşamını keyifli kılabileceği bir şeyleri vardır, ve bu yüzden bölge’ye yaşamı sürdürmek için umudun bulunabileceği bu yere gelmek istemesine rağmen götürülmez.
bu diyalog filmi baştan sona kat eden u/mutsuzluğun ne olduğuna dair fazlasıyla ipucu doludur, umutsuzluk yaşadığın şeylerin gerçek olduğunun farkına varmış olmaktır. hayali, imgesel olanı elinden kaçırmış ve bunun karşılığında salt gerçeklik içinde yaşayanlar bölgeye gitme ihtiyacı içinde olanlardır. zira, somut gerçeklikle mutlu olmak imkansızdır. yazarın restoranda antika eserler üzerine yaptığı konuşma neden somut gerçeklikten keyif alınmayacağına dair muazzam bir analizdir:
“müzede sergilenen antika bir çömleği düşünün. zamanında yiyecek artıklarını saklamak için kullanılıyordu. ama şimdi evrensel hayranlığın bir nesnesi. özlü örüntüsü ve biricik biçimiyle herkes oh’larla ah’larla izliyor! ve birdenbire hiç de antik olmadığı anlaşılıyor. dalgacı biri onu arkeologlara yutturmuş. sadece eğlence için. görüldüğü gibi tuhaf, hayranlık ölüyor.”
yazarın bu konuşması neden gerçeğin değil de, imgesel olanın mutlu kıldığı üzerine muazzam bir örneklemdir. (gerçekliğinin hiç de önemli olmadığı) ilk halinde vazo, insanlar için bir hayranlık nesnesi, onları mutlu kılan bir araç iken, vazo aynı vazo olmasına rağmen gerçekliğinin ifşa edildiği imgesel’in ortadan kalktığı durumda alelade bir vazodan başka bir şey değildir, kimsenin hayran olmadığı ilgiye değerbulmadığı bir vazodur. keyif ölmüş yerini gerçeğin soğuk rutinliğine bırakmıştır.
restorandan sonra yazar ve profesor dibine kadar gerçekliğe batmış dünyadan stalker’in eşliğinden kaçmaya çalışırlar, etrafta öylesine dolaşan tek bir kimse yoktur, görünen insanlar sadece görev başında olan tiplerdir. bu durum şehri fazlasıyla gerçekçi kılar. o kadar ki, izleyici dahi kendisini bir an önce şehrin dışına atmak arzusu ile doludur, gerçek ve rutin olanla bu kadar yüzleşmesi onun için dayanılmazdır. görevlileri atlattıktan sonra rayların üzerindeki bir araca bindiklerinde ve bölge’ye doğru yola çıktıklarında gerçek olan arkada bırakılmıştır. fakat gerçekten imgesel olana geçiş ilk anda algılanmayan bir şeydir, ve filmin (kasvetli halden çıkıp) renkli bir hal alması bir süre gerçeklikle yaşamaya alışan izleyici tarafından algılanmaz. (yönetmen bunu çok iyi başarmıştır, imgesele geçiş anından önce izleyici uzun bir süre yazarın kafasını görür/izler, mekandan bir süre uzak kalan izleyici bir an gerçek mekanın nasıl bir şey olduğunu unutur, imgesel mekana geçtiğinde gerçek mekanı hatırlaması biraz süre aldığından doğal olarak yeni mekanın farkına biraz geç varacaktır.)
imgesel mekan bütün canlılığıyla, yaşama sevinciyle karşılarındadır; kuşlar öter, hayvan sesleri duyulur, doğanın sesi kolayca dinlenebilir. stalker’in beraberindekileri bırakıp çayırların arasına uzandığı sahne imgesel olanın gerçek karşısında (mutluluk söz konusu olduğunda) nasıl da keyif verici olduğunu fazlasıyla ıspatlar. bu esnada stalker’ın elinde dolaşan minik böceği izlemek filmin en keyif verici anlarından biridir. fakat ortada bir gariplik vardır, iki bölge arasında böylesine muazzam fark varken, böylesine herşey ortadayken yazar ve profesörun kuşkuculuğu ile karşılaşırız. imgesel olanın hiçbir şekilde kabul edemeyeceği bir kuşkuculuktur bu.
stalker’in çayırlara yatmak için yanlarından ayrıldığı sahnede profesor bölgenin hikayesini yazara fazlasıyla gerçekçi bir üslüpla anlatır, neden sonuç ilişkisi bu anlatısında muazzam bir şekilde işler ve vardığı sonuç fazlasıyla ürkütücüdür: “kimbilir üzerine titredikleri ne tür bir zırvaydı?” bölge’de bütün dileklerin gerçekleştiği bir yerin olduğuna dair hayalin köküne bundan daha fazla kibrit suyu dökecek bir sonuç olamazdı. bölgeye dair bu ilk kuşku değildir elbet, yazar bunu daha önce açığa vurmuş, yolculuğa başlamadan önce konuştuğu kızın “fakat sen demiştin ki bölge üst bir uygarlığın ürünüdür” sorusuna “yine de sıkıcı olmalı” diye cevap vermişti.
bölgenin imgelerle fazlasıyla dolu olduğu stalker’ın bölgeye dair anlattıklarında açıkca görülür, bölgenin kurallarından bir adım dahi uzaklaşmak bölgenin lanetine neden olacaktır (kısa süre sonra anlaşılır ki bölgenin laneti, kurallarına uymayanları gerçeğin soğuk yüzüyle muhatap etmektir). sürekli yapılmaması gereken şeyler ve sorulmaması gereken sorular vardır, bunların yapılması halinde bölgenin büyüsü, imgeselliği kaybolacak geriye gerçeğin (aslında bölgede hiçbir haltın olmadığı gerçeğinin) soğuk ve katlanılamaz yüzü kalacaktır. tıpkı vazo örnekleminde olduğu gibi, bölgenin aslında normal alelade bir yer olduğunun farkedilmesi bütün imgeselliğini elinden alacaktır. bu yüzden stalker ısrarla rehberliği altındakileri bölgenin kurallarına uymaya davet eder.
yazarın stalker’in sözünü dilemeyip kendi bildiği yoldan gittiği ve odaya yaklaştığı sahnede bir ses duyulur “dur! kıpırdama”, oradaki hiçkimseye ait olmayan bir sestir bu. fazlasıyla ürkütücü, ve gerçeğe dibine kadar iman etmiş olan yazarı bile bir anda imgesel olana çeken bir ses. yazar bu sesi duyunca geri döner. bu ses imgesel olanın sesidir, yazarın bilinmeyen bir mekana doğru yaklaştıkça içinde hızla artan merakın ona dillendirdiği ses. orada ne olduğuna dair bilinmezlik ve bunun yol açtığı merak ve meraka eşlik eden stalker’ın anlatıları, korkular, yazarı durduran sese dönüşmüştür. yazar ilk kez imgesel olanı kabul eder ve geri döner. bu ses izleyicinin sesidir de. (tıpkı jacob’s ladder’daki “rüyana devam et” sesi gibi, filmin dışından belli belirsiz bir yerden gelmiştir)
fakat bu ses yazar için yeterli olmamıştır, ısrarla imgesele dahil olmaktan kaçar. ardından stalker’in sesinden (uzun bir alıntıyı hak eden) şu cümleleri dinleriz:
“inanmalarına izin ver. ve tutkularına gülmelerine izin ver. çünkü, onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil, ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme. ve en önemlisi, kendilerine inanmalarına izin ver. izin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar, çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç, hiçbir şey. insan doğduğunda güçsüz ve uysaldır, öldüğünde ise, katı ve duyarsızdır. bir ağaç büyürken hassas ve esnektir, ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler. uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır. çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.”
bilgi ve gerçek, inanmanın karşısında acziyetin ve çaresizliğin kaynaklarıdır. bunlar imgesel olanı ortadan kaldırıp, somut gerçekliği ürettiklerinden ölüm/ yani herşeyin sonu gelmiş demektir. stalker bu yüzden inanmaya sığınır, inanın ki imgesel “oyun”una başlayabilsin der beraberindekilere. böylelikle imgesel olana geçişin anahtarını verir: inanmak.
fakat yazar da, profesor de inanmanın çok uzağındadırlar, sorgulamalarına, imgeselin altını oyacak sorularına devam ederler. stalker bölge’deki en büyük kozunu oynar, bölgedeki en ürkütücü yola, tünele aralarında inanmaya en az eğilimli olan yazarı öncü olarak yollar. bilinçli bir tercihtir bu, kurada hile yaparak yazarın öncü olmasını sağlamıştır. tünelin getirdiği korkunun yazarın iman ettiği mantıklılığı (beraberinde getirdiği gerçekliği) elinden alacağını ve onu en mantıksız görünen şeyi bile kabul ettirebilecek inanmayla tanıştırabileceğini düşünür.
fakat stalker’in unuttuğu bir şey vardır, görmek aslında korkunun hiç de korkulası bir şey olmadığını anlamaktır, bu yüzden yazarın korkunun içinden geçmiş olması ona korkulacak hiçbirşeyin olmadığını tekrar tekrar kanıtlar. stalker’in her çabası başarısızlıkla sonuçlanır. odanın önünde beraberindeki inanmaları gerektiğine son bir kez uyarır, aksi durumda odanın hiçbir işe yaramayacağını belirtir: “eşikteyiz bu hayatınızdaki en önemli an. şunu bilmelisiniz ki en derindeki dilekleriniz burada gerçeğe dönüşecek. en önemli dileğiniz! istırabın doğuşu! bir şey söylemeye gerek yok. yalnızca yoğunlaşmalı ve tüm hayatınızı anımsamayı denemelisiniz. insan geçmiş hakkında düşünürken, daha sevecen oluyor. ve en önemlisi, en önemlisi, inanmak zorundasınız!”
fakat başaramaz, yazar tüm gerçekçiliğiyle karşısındadır: “senin içini okuyabiliyorum! insanlar umurunda değil! sadece para kazanıyorsun, acımızı kullanarak! para bile değil. kendini eğlendiriyorsun burada. her şeye gücü yeten tanrı gibisin burada. sen, ikiyüzlü alçak, kimin yaşayacağına ve öleceğine karar veriyorsun. düşünüyor! şimdi neden iz sürücülerin odaya girmediklerini anlıyorum. bu güçten, gizemden, otoritenizden zevk alıyorsunuz!”
bölgeden geri dönülür, rehberlik yapılanlar gerçeklikleriyle gittikleri yerden gerçeklikleri ile geri dönmüşlerdir. stalker hınç doludur: “kendilerini entellektüel sanıyorlar, bu yazar ve bilim adamları! … bir amaç için doğduklarını ve talep edildiklerini sanırlar! … böyle insanlar bir şeye inanabilir mi?” filmin sonu stalker’in kızının masanın üzerindeki 3 bardağı izleyişi ile biter. kırmızı sıvı dolu bardak profesorü temsil eder, içinde garip nesneler bulunan kavanoz yazarı, büyük ama boş olan bardak ise stalker’ı.. masanın üzerinde hepsi hareket halindedir, fakat masadan düşen en son harekete geçen olmasına rağmen büyük bardaktır. stalker imgeselini kaybetmiştir.
sinema tarihinin en büyük entelektüalizm eleştirisidir film, pozitivizmi yerden yere vurur, hayatın bütün tadını elden alan kötü bir lanettir, gerçek arayışı içinde boğulan ve gündelik hayatı bir karabasana çeviren entelektüelizme reddiyedir. her keyifli/ilginç/heyecan verici olan şeyin makul bir açıklamasını bulmaya çalışan, açıklandıktan sonra tüm keyfi ortadan kaldıran bir lanet. en nihayetinde, sovyetlerde fazlasıyla etkisini gösteren entelektüalizmin muazzam bir eleştirisidir.

Kaynak:Ekşi sözlük yazarı> 24 Saat Uyuyan Adam 
https://eksisozluk.com/stalker--35789?focusto=14660993

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Masumiyet/Zeki Demirkubuz

Masumiyet filminin tartışmasız en iyi sahnesi; Haluk Bilginerin muhteşem tiradı..

Bekir(Haluk Bilginer):
Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan. bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa? hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı. sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan… nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder. dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar… pırlanta anlayacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagor a kesikmiş. zagor da kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar a ; benim içimde bi sıkıntı. işi anladım tabii: zagor u ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunnar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle… önce öldü dediler zagor a, sonra komalık. ankara da oluyor bunnar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornaya değmiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat. ama bu sefer başka güzel orospu. oranın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya bizde, nasıl? diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bu günden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu durmuyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına. gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. naptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi. bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, oh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişe demiyo. sinop ta oluyo bunnar. ben de döndüm istanbul a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o haliyle kalk git sen diyarbakır a, üç gün ortadan kaybol… herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden. sonra çocuğu doğuruyo. uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır a, zagor un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır dayım. bi soruşturma. kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişe demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.

http://www.youtube.com/watch?v=cfu4Hq6kzcI