Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2019 Cumartesi

Anılar


Rıhtımdayım. Tavuk dönerin ve denizin kokusunu çok rahat alabiliyorum. İyi ama neden burdayım, nasıl geldim ki buraya. Sanki farklı bir zamanda gibiyim. 

Şüpheden deliye döneceğim. Belki de çoktan delirdim.

Haldun Taner’in İETT otobüslerine bakan duvarına yakın yürüyen genç bir kız var. Önünü kesip; “Hey, sakin ol!, Ben gelecekten geliyorum, lütfen bana şu anda hangi yıldayız söyler misin?” diye sormayı planlıyorum.

Kızın bu soruya; “İnanmıyorum, gelecekte dünyaya köylüler mi hâkim olacak?” şeklinde soru ile karşılık vermesinden korkarak vazgeçiyorum.

Acaba diyorum, sorumu; “Bacım, kusura kalma, yanlış da anlama. Geçmişten geliyorum, şu anda hangi senedeyiz” diye değiştirsem daha mı iyi olur diye düşünüyorum. Ama o zaman da geçmişten geldiğim için beni gerici bulup, yadsır ve hiç yüz vermez..

Peki ama gelecekten geldiğime nasıl bu kadar emin olabiliyorum? Çünkü geçmişten gelmiş olamam diye düşünüyorum. Nerde ben de o şans! Adım gibi eminim, her gününü gelecek daha güzel olur avuntusuyla yaşadığım bugünümden, gide gide yine geçmişe gittim. Ama bu sefer gerçekten geçmişe gittim. Zaman yolculuğu! Sizin “bugün” dediğiniz “geçmişe” ben yine sizin “gelecek” dediğiniz benim “bugünüm”den geldim. Tamam, gelecekten geldim. Hayır, aslında ben bugünden geldim, siz geçmiştesiniz.

Boş yere ikili ilişkiye girerek macera aramayayım. En iyisi, şu karşıdaki büfeden bir gazete alıp tarihine bakmak. O sırada kız da uzaklaşıyor zaten benden. Arkasından bakıyorum, kalçaları çok güzel. Ulan diyorum keşke durdurabilseydim de ona sorsaydım. Bir an hayıflanıyorum, yolunda yürüyen kadınları hiç durduramadım zaten.

Olsun, çok doğru bir karar, gazetedeki tarihe bakacağım. Ama nasıl alacağım ki gazeteyi, pijamalıyım ve pijamamın cebi yok. Acaba diyorum kirli sakallı büfeciden rica mı etsem; “Selamun aleyküm, abi ben gelecekten geliyorum. Şu an hangi tarihteyiz öğrenebilmem için bir gazete almam gerekiyor, ama param yok. Bana bir Akit verebilir misin? Bir de canım çok sigara istiyor, kent switch var mı? Yani üretilmeye başladı mı?”

Büfecinin onu kandırdığımı düşüneceğinden korkarak vazgeçiyorum.

Buldum, Haldun Taner Sahnesinin önünde mutlaka oyun ilanları asılmıştır. Oyunların tarihlerine bakarım diye düşünüyorum. Koşarak deniz tarafındaki kapısına ulaşıyorum. Evet, işte bu, kapıda asılı duran bir oyun afişi var, Sarah Bernhardt, Anılar oyunu. Bu, Haldun Taner Sahnesi’nde oynanan ilk oyunmuş. Öyle yazıyor afişte. Sebze hali olarak kullanılan bu bina 1989 yılından şehir tiyatrolarınca alınıp Haldun Taner Sahnesi kuruluyor. İnanamıyorum.., 1989 yılındayım.

Kalıbım basarım bu aynı zamanda bir Haziran akşamı. Haziran akşamını her halinden anlarım. Şiirden pek anlamam, ezbere de bilmem çoğunu. Ama nasılsa Ahmet Kölecioğlu’nun; “1997 yılının haziran ayıydı bir akşam üstü Kadıköy meydanında deniz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturdum çay içip denizi seyrediyordum. Haydarpaşa vapur iskelesi ve gar binası da karşımda net bir şekilde görünüyordu. Gelen çayım bitince ikincisini söyledim birde sigara yaktım. İçime bir ilham geldi, orda gördüğüm manzaradan esinlenerek yazmıştım” diye tanıttığı;

“Bir haziran akşamı
Tatlı hoş bir rüzgâr esintisi
Hafif dalgalı limanın kirlenmiş mavisi
Akşamın ilk karanlığında, beyaz bir martının rengi grimsi

Tam karşımda
Asırlık şehrin tarih saçan haydar paşa liman binası
Yakında çok yakında gelinlik giymiş üç kız misali
Beyaz boyalı üç yolcu gemisi

Hele birisi
Rüzgârın esintisiyle yerinde duramıyor
Dans ediyor birisi

Ama ne yazık ki kirlenmiş çevresi
Sigara izmariti kibrit çöpü kâğıt parçası
İçilmiş suyun pet şişesi ve kola kutusu
Kirlenmiş limanın tatlı güzel mavisi”

şiirini eksik gedik hatırlıyorum.

Hemen binanın içine atıyorum kendimi, sonra dosdoğru gişedeki yaşlı görevliye yaklaşıp; “Merhaba, bugün ayın kaçı” diyorum. “Sekizi” diyor. “Haziran değil mi?” diyorum hiç beklemeden. Alaycı bir üslüpla “Haziran” diyor. “1989 yılındayız değil mi?” diyorum. Bu kez benim alay ettiğimi düşünüyor. Anlamsızca yüzüme bakıyor.

Cesaretimi toplayıp; ”Bakın, ben  gelecekten geliyorum. Aslında bugün doğdum. Yani geçmişte bugün. Kapıda şu Anılar oyununu gördüm, bunun bir işaret olabileceğini düşünüyorum. Üzerimde hiç param yok. Ne olursunuz oyunu izlememe izin verin. Bir de bir dal sigaranız var mı?” diyorum.


Ani bir ürpertiyle, uyanıyorum. Ağzım kupkuru. Ama sudan çok sigara istiyor canım. Kalkıyorum, doğrudan mutfağa.. Uykuya bi sigara molası verip tekrar yatarım diye düşünüyorum.


6 Aralık 2018 Perşembe

Fırlatmaya Son 10 Saniye!

1 - Fırlatmaya 10 Saniye, 2018

Yukarıdaki fotoğraf, “Muharrem İnce İle Fotoğraf Çekildikten Sonra Sahneden Fırlatılan Adam”a ait. Bundan böyle ondan “Fırlatılan Adam” olarak bahsedeceğim.

Fırlatılan Adam Karşıyaka’da, Dr. Mustafa Enver Caddesi üzerindeki Şair Eşref Apartmanının 14 yıllık kapıcısı, 52 yaşında. Fırlatılan Adam, İzmir’e karısıyla birlikte, 99 yılında çalışmak için geldi.

İlk 3 sene Urla, Bornova, Balçova ve Çiğli’de yazlık inşaatlarında demir ustası olarak çalıştı. 3 sene sonra Karşıyaka’daki Muammer Aksoy Parkı Durağına 20 metre uzaklıkta bir mesafede bulunan üç metre karelik pimapen bir büfenin devren satılık olduğunu duydu ve büyük oğlu işletsin diye satın aldı. 5 ay sonra oğlu askere gidince büfeyi kendisi işletmeye devam etti.

Her gün aynı durakta inip, Fırlatılan Adam’dan sigara alan Şair Eşref Apartmanı yöneticisi, apartmanlarına kapıcı aradıklarını söylediğinde Fırlatılan Adam bir an bile düşünmeden büfeyi satıp kapıcılığa başladı. O zamandan beri de kapıcı.

Sonradan da olsa, apartmanındaki herkes gibi o da bir halk partili.

2018 Mayıs’ta, Muharrem İnce’nin İzmir’de yaptığı bir konuşmada sahneye fırlayıp onunla selfie çekinmek isteyen Fırlatılan Adam, selfie’den hemen sonra korumalar tarafından fırlatıldı.

Bu fotoğraf, Fırlatılan Adama ait, ismi “Fırlatmaya 10 Saniye”, 2018 yılı Mayıs Ayı’nda Fırlatılan Adamın kendi cep telefonu ile çekildi.

Fotoğrafın ne şartlar altında çekildiği şuradan izlenebilir:

Fotoğraf ne anlatıyor? Fotoğrafa baktığınızda Fırlatılan Adam henüz fırlatılan adam değil. Kime gösterecekti, nerede paylaşacaktı, nerede sergileyecekti acaba bu fotoğrafı. Neden bu kadar mutlu? Az sonra fırlatılacağının farkında olsa yine de mutlu olur muydu? Fırlatıyor ama çalışıyor diye düşünüp yine de sahneye fırlarmıydı acaba? Basit bir fotoğraf, ünlüyle çekilmiş bir selfie karesi. Fotoğrafın kendisi hiç birşey anlatmıyor!

2 - Fırlatmaya 10 Saniye, 2013

Bu fotoğraf ise İlker Canikligil’e ait. Fotoğraf, İlker Canikligilin Aralık 2014 yılında İstanbul Zorlu Performans Sanatları Merkezi Galeri alanındaki “Çok Aslında Azdır” isimli ilk solo sergisinde yer aldı.

Adı, “Fırlatmaya 10 Saniye”. (2013, Pleksiglas Altında Arşivsel Pigment Baskı, 150*190 cm.)

Fırlatmaya 10 Saniye çok yüksek çözünürlüklü ve büyük boyutta bir fotoğraf. Çekim sonrasında manipüle edilip, içinde çoğaltmalar uygulanmış bir fotoğraf.

Fotoğrafta ihtişamlı, büyük bir iş kulesi var. Başlangıçta fotoğraf bu büyük iş kulesinin fotoğrafı gibi görünüyor, daha yakından bakıldığında ışığı yanan katlardaki çalışan yüzlerce insan, bilgisayarlar, ofis malzemeleri de ayırt edilebiliyor.

İlker Canikligil fotoğrafını aşağı yukarı şöyle anlatıyor; Fotoğrafa ilk bakıldığında hızlıca kavranıyor ve büyük bir kuleden başkası görünmüyor. O İlk bakıştaki basitlik, teklik ve büyük olmasına rağmen azlık hissi serginin temel amacı.

Çünkü fotoğrafa daha yakından bakıldığında görülebilen bir çokluk var. İşte bu çokluk aslında en başta hissedilen azlığı meydana getiren şey. Çokluğun sonunda azlığa yol açtığıyla ilgili eleştirel bir fotoğraf.

Fotoğrafın ne şartlar altında sergilendiği şuradan izlenebilir.


Fotoğrafın çok net bir anlatısı var. Tutarlı ve temiz. Planlı ve teknik bir fotoğraf. 

3-Son
Seçim yapacak olsak acaba hangi fotoğrafa bakmış olmayı, görmeyi daha çok isteriz. 

Neden birini diğerine üstün görürüz? Ne zaman hangisini üstün görürüz? Kim hangisini görmekten daha çok haz alır, kim diğerini görmek ister? 


Yukarıdaki fotoğrafa hangimiz sahip olmak ister? Bizim için ne ifade eder? 

Bu fotoğrafın bilmediğimiz, tanımadığımız kasabalı bir adama ne ifade ettiği şuradan izlenebilir.

https://www.youtube.com/watch?v=JNXokIuBuDk

Söylemeye çalıştığım belki de şu; amaçsız, plansız ve belki de rastlantısal bir şekilde yaratılan bazı şeyler bazen, belli bir disipline, tekniğe bağlı kalınarak yaratılandan daha kıymetli olabilir. Belki de olmaz.

18 Eylül 2018 Salı

Deodorant

Akışkanların (sıvı ve gazların) kaynama noktaları basınçla beraber yükselir.

Aşağıdaki formüle bakınız. 

Bu formülün sabit kalması ancak değişkenlerden en az ikisinin değişimiyle mümkündür. (Yalnızca biri değiştiğinde SABİT bozulur) Daha doğru bir ifadeyle, değişkenlerden biri değiştiğinde diğer değişkenlerden en az birini daha değiştirir. (İlk değişen; hem değişken hem de değiştiren)

P*V
---- = SABİT
n*T

P: Pressure (Basınç) (Soru:Basıncı nasıl anlarız? Cevap:Basıncı anlarız.)
V: Volume (Hacim)
n: # of moles (Molekül sayısı)
T: Temperature (Sıcaklık)

Bu sabiti, veriler arasındaki ilişkileri anlamak için kullanırız. (Ben onun için kullanıyorum)
Örneğin molekül sayısı ve hacmi sabit kabul edelim ve bakalım (bu iki -n ve V- harfi elimizlen kapatalım) sıcaklık (T) artınca sabitin bozulmaması için basıncın da (P) artması gerekir. 

Yani "sıcaklık artınca basınç artıyor" diyebildiğimiz gibi "basınç artınca da sıcaklık artıyor" diyebiliriz.

Ne demiştik? Akışkanların (sıvı ve gazların) kaynama noktaları basınçla beraber yükselir. Yukarda anlatılan sabitli-değişkenli formül bu önermeyi açıklamak için kullanılabilir mi? Hayır, gerek yok. 

Çünkü zaten biliyoruz ki basınç artınca illa ki kaynama noktası da artar. E yani.. Mesela deniz kenarında su 100 derecede kaynarken, basıncı görece daha düşük olduğu aşikar olan büsbüyük bir dağın tepesinde, aynı çeşmenin suyu 98 dereceye geldimi fokur fokur kaynar. Değil mi ama..

Yani basıncı yükseltir, yeterince büyük bir basınç sağlarsak, akışkanların kaynama noktalarını da sonsuza kadar artırabilir yani onları kaynamaz (gaza dönüştürmeden) halde (sıvı halde) tutabiliriz. (Unutmayın, basıncı biz artırdık, kendi haline bıraksak, yani yüksek basıncı uygulamasak kaynama noktası düşecek ve hemen kaynayacak köftehor)

Normal şartlarda gaz halinde olması gereken ve deodorant olarak kullandığımız akışkanlar da yüksek basınç değerleri altında şişelere sıvı halde doldurulur. 

Deodorantı sıktığımızda (düğmesine bastığımızda) tüpün içindeki basınç da ani bir şekilde düşer, dolayısıyla akışkanın kaynama noktası da düşer ve sıvı haldeki deodorant kaynama noktasına çok ani bir şekilde erişerek buharlaşır ve gaz halinde püskürür. 

Sıvıdan gaza geçme (hal değiştirme) sırasında gerekli olan enerji çevreden ısı olarak alınır, yani bu durumda deodorant akışkanı ortamından ısı alarak tüpünü soğutmuş olur.

Çıkan gazın buz gibi hissedilmesinin sebebi de aynı prensiptendir. 

Aslında oda sıcaklığında püsküren gaz tenimize (koltuk altı, kulak arkası, boyun, ve başka yerlerimiz) değdiğinde yoğuşur ve tekrar buharlaşır. Bu sefer hal değiştirirken gereken enerjiyi tenimizden aldığı ısı ile sağlar ve gereken ısı bize soğukluk hissi verir.

SubhanaAllah..

https://www.youtube.com/watch?v=OoGYwpXM0rg&t=383s eşliğinde.

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Tırgelli Ya Tırgelli (MBC The Voice Kids - Mısır)



Leylik veda hak diki til layaaaaaaaa
Huğandik mai ya alakniyaaa veylim

Raaay hav yaj ıv ettil hamraaaaaaaa
Aaaan basr lebbuuuuu sen beş meyliiii

Leyli ve kanet ez dıs sahraa
Ettej fi haa elit yaaaaaaa leyli
Fiddiii malikin yael umaaaah
Ve addell liçim hel leyliii

Tırgalli yaaa tırgalli gelli ğal muğa aynenn
Tırgalli yaaa tırgalli gelli ğal muğa aynenn
Vedi heddi el bil beelii nev kennuu saa nu beli
Vedi heddi el bil beelii nev kennuu saa nu beli
Biya rahbıs maaa tırgall bin rahbıs kaaaa ba dil gallii

Tırgalli yaaa tırgalli galli ğal muğa ay bell
Ven heddi el bil beelii nev kennuu saa nu bel
Biya rahbıs maaa tırgalli bin rahbıs kaaaa ba dil gallii

Tırgalli gellllliiii ve ruu hiiii
Belli ib eeeell vi nef ruuuuhiii
Habbii li nuuuur vil veyyem haaad
Habbiii li nuuuur vil veyyem haaad

Venu bed diiik el bil kerim
Nev kennnuu saluu bel
Bine raz çes neee bil gallim
Bin rahbız sava dil gallii

Tırgalli ya ya tırgalli gılli ğakmuuuğay ğaylii
Vene heddi el bil beelii nev kennu saa nuuu bel
Biiii rahbıs maaa tırgalli bin rahbıs kaaaa ba dil galli

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Altay Yaratılış Destanı

Hiçlikte yalnız Tanrı ve su vardı. (The god in the water)
Tanrı’dan başka gören, sudan başka görülen mevcut değildi.

Tanrı yalnızlıktan sıkılıp “Ne yapacağım?” diye düşünürken, su dalgalandı.

Sudan Ak Ana çıktı. (WWM - Wet&White Mother)
Ak Ana, Tanrı’ya: “Yarat!…” dedi, tekrar suya daldı. (The god of the god)

Bunun üzerine Tanrı Kişi'yi yarattı.

Tanrı’yla Kişi, sonsuz suyun güzelliğinde iki kara kaz gibi uçuyorlardı.
Fakat Kişi hâlinden memnun değildi. Tanrı’dan daha yükseklerde uçmak istiyordu. (İrtifa meraklısı Kişi)
Onun bu arzusunu sezen Tanrı, Kişiden uçma yeteneğini aldı. (Kanadını kopardı L)

Kanatsız kalan Kişi sonsuz suya düşüverdi.
Boğuluyordu.. (doğal olarak..)
Kişi, yaptığına pişman şekilde Tanrı’dan af diledi.

Tanrı, bağışladı ve Kişi’nin sudan yükselmesini istedi.
Denizin içinden bir yıldız yükseltti.
Böylece Kişi, bunun üstüne oturacak, batmaktan kurtulacaktı. (Great plan.. Congratsss God)

Kişi, artık uçamayacağı için Tanrı, dünyayı yaratmak istedi.
Kişi’ye, suyun dibine dalarak toprak çıkarmasını buyurdu.
Kötü düşüncelerinden hala vazgeçemeyen Kişi, denizin dibinden toprak çıkarırken, kendisi için de gizli bir dünya yaratmak istediği için ağzına biraz toprak sakladı. (şerefsiz)

Kişi, avucundaki toprağı, su yüzüne serpince, Tanrı toprağa “Büyü” diye buyurdu.
Büyüyen toprak, dünya oldu.
Fakat aynı zamanda Kişinin ağzındaki toprak da büyümeye başlayıp onu boğacak hale geldi.
Tanrı, Kişiye “tükür” diye buyruk vermeseydi Kişi, boğulup gidecekti. (Şapşal Kişi)

Tanrı’nın yarattığı dünya dümdüzdü.
Kişi tükürünce, ağzından çıkan topraklar bu dünyaya fırlayıp üzerinde bataklık tepeler meydana getirdi. (Beğendin mi yaptığını Kişi!!)

Buna kızan Tanrı, bu itaatsiz Kişi’ye “Erliğ” adını verdi. (Erliğ: şeytan, DEVİL)
Tanrı, Erliğ’i kendi ışık âleminden kovdu. (Get the fuck out here!)

Tanrı, bundan sonra yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek, her dalın altında bir adam yarattı. (The Tree of Life - 2011 - IMDB 6,8)

Bunlar, dokuz insan ırkının ataları oldular. (Nayn neyşın armi:Türk, kürt, laz, çerkez, alevi, sünni, abaza, zaza ve malatyalılar)

Erliğ, bu insanların bu kadar güzel ve iyi olduklarını görünce, onları kötülüğe sürükleyerek, kendisine çekti.
Tanrı, insanların bu akılsızlığına, Erliğ’e kanmalarına kızarak onları kendi başlarına bıraktı.

Erliğ’i yer altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına kovdu. (Mağmaya yakın katmanlar)
Kendisi için de on yedinci kat göğü yaratarak oraya çekildi.

İnsanları korumak için, meleklerinden birini gönderdi.
Erliğ bu güzel göğü görünce, o da kendisine bir gök yaratmak için Tanrı’dan izin aldı.

Kendi göğüne teb’asını, yâni kandırdığı kötü ruhları yerleştirdi.
Erliğ’in teb’ası Tanrı’nınkinden daha iyi yaşadıkları için, Tanrı’nın canı sıkıldı. (ahshshghafdgfa)
Meleklerden birini göndererek Erliğ’in göğünü yıktırdı. (Fire in the hole)
Bu gök yıkılıp dünyaya düşünce, yıkıntılarından dağlar, boğazlar, ormanlar meydana geldi.

Tanrı, Erliğ’i dünyanın en derin katına sürdü.
Bu güneşsiz, aysız, yıldızsız yerde dünyanın sonuna kadar oturmasını buyurdu. (Hücre hapsi)

Tanrı, 17 kat gökten kainatı idare etmektedir.
16 kat gökte “Bay Ölken” altın dağda, altından bir tahtta oturmaktadır.
7 kat gökte “Gün Ana”, 6 kat gökte “Ay Ata” oturmaktadır.

Şuradaki >> https://www.edebiyatogretmeni.org/yaratilis-destani/ özete dokunuşlarla yazıldı.

5 Aralık 2013 Perşembe

Karate Can'a Bilgisayar Aldılar!

2000 yılına girmiştik ben ise 11. yaşıma.. Aklım bir türlü almıyordu, bir gariplik vardı sanki.. İkibin diye yıl mı olurdu! Hangi yıldayız? İkibiiiiiiin. Sanki eksik kalıyordu. İkibinden sonra bir sayının gelmesi gerekiyordu. 

İkibin toplama çıkarılma yapılacak 10'a falan bölünecek bir sayı gibiydi, hiç yıl gibi durmuyordu. 

Hayır, 1995 yılı olur 1998 yılı olur hatta belki 2010 yılı bile olur (tabi o zaman 2010 yılında nerde olurum diye düşünüyordum.(Sahi, 2010 yılında nerdeydim?)) ama ikibin yılı olmazdı. Nasıl ikiyüz diye bir yıl olamayacaksa ikibin diye de bir yıl olamazdı. 

O sene kafam çok karışıktı. Galiba o dönem yeterince akıllı bir çocuk değildim. 

İkibin diye bir yıl olabileceğini ve bu gibi senelerde bir sene sabretip bekleyince yine yılların normale döndüğünü şimdi anlayabiliyorum! O zaman anlayamamışım. 

Dediğim gibi o dönem pek parlak bir çocuk değilmişim. Karate Can izlerdim mesela.. TGRT'te.. 

Bi kere kadrosu çok sağlamdı. Küçük Onur başrolü Cüneyt Arkın ve Şahane Pazarın yardımcı elemanı İpek Tanrıyar ile paylaşıyordu. Özgü Namal da oynuyordu ama dizide o pek iplenmiyordu. Esas kız İpek Tanrıyardı. Özgü, Onurun (filmdeki adı can'dı tağbi) mahallesindeki fakir komşu kızıydı. Onura yanıktı, ama Onur yüz vermiyordu. Onur İpek Tanrıyar'a aşıktı ona teklif etti edecekti. Eli kulağındaydı. Ama korkuyordu, çünkü o bir zengindi. Zengin di zengin olmasına amma çok da fazla şeyapmıyodu yani.. mesela fakirleri de insan olarak görüyordu(!!) İpek. O yüzden bizde destekliyorduk Onur-İpek birlikteliğini. 

Ancak ortada bir sorun vardı. İpek'in etrafında ki zengin, züppe takımı bizim Onur'u nerde görse dövüyordu!! Çünkü onlar zengindi, fakir birini görünce dövmeleri lazımdı. Onur bi kaç kez karşılık vereyim, direneyim dediyse de ığh ığğ nafile, ne gücü ne de tekniği yetmiyordu. Dayak yemekten iflahı kesilmişti. Acımıyordu da ibneler, gafasına falan vuruyolardı yani :(( Bu bölümler gerçekten çok duygusal bölümlerdi bu böyle 4-5 bölüm sürdü. Çok kötü zamanlardı tabi. Yıl hala ikibindi mesela..  

Onur ne yapıp edip bunları dövmeliydi ama sade kas çalışmakla da olmuyordu. İşin birde teknik taktik altyapısı vardı. İşte burda devreye Onur'gilin mahallesine yeni taşınmış eski karateci şimdi ise karateye küsmüş, kesinlikle bir daha karate yapmamaya yemin etmiş, gizemli bir ihtiyar giriyordu. Onun adı Cüneyt Arkındı, adamı döverdi. Ama yeminliydi.. 

Onur bi 3-5 bölüm Cüneyt Arkın'ı ücreti mukabilinde özel karate dersleri vermesi için ikna etmeye çalıştı. Ama Cüneyt Arkın ikna olmuyordu. Geçmişte yaşadığı bir olay yüzünden karate yapmamaya yeminliydi. Hayır olay neydi onu da açıklamıyordu! Baya gizemliydi yani.. 

Velhasıl sonunda Cüneyt Arkın ikna oldu, aldı Onuru yanına. İşte efendim evini boyattı; dedi ki bileklerini çalıştırıyom. Yük taşıttı; dedi ki kaslarını çalıştırıyom. Sonra sıra geldi işin tekniğine. Ölüm vuruşu da dahil bildiği bütün teknikleri Onura da öğretti. (Tabi bunların herbiri en az iki bölüm)





Yukarıda Küçük Onur ve Cüneyt Arkın'ı Ölüm vuruşu tekniğini çalışırken görüyoruz.

Velhasıl Cüneyt Arkın bizim Onur'u tam bir Karate Kid(1) yaptı. Artık kimse ona daklaşamayacaktı.(2) 

Onur artık nasıl kavga edilir bildiği için bu zengin züppelerin yanına gidiyor bi olay çıksa da şunları dövsem diye bekliyordu. Aksi gibi bu zenginlerde artık Onuru pek iplemiyorlar görmezden geliyorlardı. E haliyle de kavgaya mahal verecek bir elektriklenme yaşanmıyordu. Onur bi 3-4 bölüm bunların etrafında döndü dolaştı, bana bi daklaşsalarda şunları dövsem diye... Neyse en sonunda sudan bi sebeple aralarında bi gerginlik oldu, tabi bu sırada bunların Onurun karate öğrendiğinden haberleri yok. Allaaaaah Onur bunları bi döğdü. Onur bunları bi döğdü. Alttan müzik çalıyo Onur yukarda zenginleri dövüyo, acayip zevkliydi. 

Neyse Onur bunları dövdükten sonra artık dizinin eski tadı kalmadı tağbi. Ben de izlemeyi bıraktım. Neticede takım tutar gibi dizi tutacak adam değildim..

Yıl 2000, 11 yaşındayım bu diziyi izlerken inanılmaz keyif alıyorum... 

Aslında hatırladığım ve anlatmak istediğim dizinin bu berbat senaryosu değildi sadece böyle bir dizi vardı deyip esas aklıma düşeni anlatacaktım. 

Aklıma düşen esas şey şuydu; Dizinin bi bölümünde küçük Onur'a Annesi hediye olarak bilgisayar alıyordu. Halbuki Karate Can ve ailesi klasik fakir bir aileyi temsil ediyordu. Geçinmekte falan zorlandıklarını hatırlıyorum. Bakkal surat yapıyordu bi bölümde Onurun babasına. O derece yani:(( İşte bu kadar fakir bir aile, çocuğuna bilgisayar almıştı! Durdum düşündüm. Ulan biz nasıl fakirdik ki bizde bilgisayar yoktu, atari vardı, sabah akşam televizyonun karşısında elimdeki silahla ördek vuruyodum. Demek ki biz Onur'gilin ailesinden daha da fakirdik. Demek ki zenginler beni görse sade dövmekle de kalmayacak..! 11 yaşındaydım, silahı kafama dayadım ateş ettim. Baktım ördek yere düşüyo. Atarim bozuldu diye acayip korktum. Baktım adaptör çok ısınmış. Söktüm buz dolabına koydum. Ama aklıma düştü bi kere. Bu silah ördekleri nası vuruyo yaa???





1-Aslında Karate Can, Karate Kid filminin taklitiymiş. Tabi ben o dönem bunu nerden bileyim. Sonradan öğrendim. Aldatılmış hissettim, Yıkıldım..  http://gecmisgazete.com/ Karate_Can&icerik=8518
2-Daklaşmak=sataşmak, fiziki müdahele ile karşıdakine rahatsızlık vermek. Kötü bişey yani. Örnek Cümle>> Kimseye daklaşma emi oğlum(Yıl 1997, Amasya)

9 Mayıs 2013 Perşembe

STK’lar ve Sürdürülebilirlik


STK’lar , gönüllülük esasıyla çalışmak üzere biraraya gelmiş insanların resmi organlardan bağımsız olarak; sosyal, kültürel, hukuki ve diğer başka çevresel amaçları doğrultusunda ortak eylem ve fiillerin gerçekleştirildiği kuruluşlardır.

STK’lar resmi organlardan bağımsızdır. Bu bağımsızlık STK’lara birbirinden farklı, geniş kitlelere dokunma, iletişebilme olanağını sunar.Bu bağımsız olmanın bir getirisidir. Fakat aynı şekilde bağımsız olmak, resmi organlarca desteklenmiyor olmak bu kuruluşlar için sürdürülebilir olmayı zorlaştırır. Zira STK’lar kar amacı gütmez ve gelirlerini yalnız bağış ve üye aidatları ile sağlarlar. Bu bakımdan STK’ları ayakta tutan tek şey insanların bu kuruluşlara olan güveni ve iş yapabilme inancıdır. Çünkü hiçkimse güvenmediği ve iş yapabileceğine inanmadığı bir kuruluşa parasını vermeyecektir.

İşletme biliminde kar amacı güden işletmelerin geleneksel amaçları; Kar etmek, Topluma hizmet etmek ve Hayatta kalmak(sürdürülebilirlik) olarak görülür. Bir işletme kendisi kar elde ederken topluma da kar sağlamayı amaç edinir. Başaramaz ve topluma fayda sağlayamaz ise o toplum içerisinde daha fazla hayatta kalamayacak, yok olacaktır. Bu bakımdan topluma hizmet etmek kar amacı güden işletmeler için ''amaç formunda bir araçtır''. Bu, sürdürülebilir olma amacına hizmet eder. Topluma olan maliyeti, sağladığı hizmetlerden daha ağır olan fakat hayatta kalmayı başarabilmiş işletmeler de mevcuttur. Bu bize sürdürülebilir olmanın tek koşulunun topluma fayda sağlamak olmadığını gösterir. Çünkü işletmeler sürdürülebilirlik için iletişim, reklam ,topluma sağlanan faydaların abartıldığı-toplum zararına faaliyetlerin gizlendiği tanıtım faaliyetlerini de kullanırlar. Ve başarılı olursalar bir şekilde hayatta kalırlar.

Kar amacı gütmeyen kuruluşların ise üç değil iki amacı vardır; Topluma hizmet etmek ve hayatta kalmak. Kar amacı güden işletmeler için topluma hizmet etmek türev bir amaç iken bu kuruluşlar için birincil amaçtır. Kar güden işletmeler için tehlike; kara odaklanıp topluma hizmet amacını unutması ve bu yolla yok olması iken. Kar amacı gütmeyen işletmelerin tehlikesi ise topluma hizmet etmeye odaklanıp sürdürülebilirliği unutması ve bu yolla yok olmasıdır.

Sorun bir zihniyet sorunudur. Evet ortada bir sorun vardır. Birçok STK amaçları arasında denge kuramaz ,tek amaç olarak topluma hizmet etmeyi belirleyip işin mali boyutu için çaba sarfetmez. Kar amacı gütmeyen bir kuruluşta para konuşmak, hesap kitap yapmak, gelir kaynağı yaratmak kötü karşılanır. Zihniyet ‘’Biz burada para için çalışmıyoruz’’dur!  Sonuç: kendi yağıyla kavrulamayıp ekonomik acziyete düşen ve yok olma tehlikesi ile karşılaşan STK’lar ortaya çıkar. En son ve acı örnek Tüketiciler Birliğidir. 1997 yılından bu güne tüketici haklarını savunma ve tüketiciyi bilgilendirme konusunda bir çok hizmette bulunmuş bir dernek genel merkez ofisinin kira giderini dahi karşılayamaz olmuştur.  

Evet, sorun bir zihniyet sorunudur,kar amacı gütmeyen kuruluşa bakış hatalıdır. STK’lar kar amacı gütmezler fakat gelir amacı güderler. Topluma hizmetin sürdürülebilmesi için kuruluşa gelir kaynaklarının yaratılması gereklidir.

Bu noktada STK’ların gelir kaynaklarının bağış ve üye aidatları ile sınırlı olduğunu hatırlamakta fayda var. Gelir kaynağı yaratmaktan kastım üzerinde derneğin logosu olan tişört satmak, seminerlere girişin ücretli olması vb. değil.Üye aidatı toplama sürecinin etkinliğinin artırılması, Dernek faaliyetlerinin reklam ve tanıtım faaliyetleri ile topluma aktarılması ve bu sayede potansiyel donörlerin kazanılması, bağış yapacak donörlere derneğin etkin şekilde tanıtımı ve bu donerlerin derneğe bağlılık hislerinin kuvvetlendirilmesi, bağış yapma kanallarının sayısının artırılması ve bağış yapma süreçlerinin basitleştirilmesi derneğin gelir yaratma çabalarına yardım edebilir.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Sivrisinekler yürür mü?

http://www.youtube.com/watch?v=3dx8aLDJrAY&feature=player_embedded
Youtube'da denk gelip izlediğim bu klip’ten sonra sivri sinekler hakkında bir takım incelemelerde bulundum. Gelin inceleme sonuçlarıma  birlikte göz atalım.

İncelememe sivri sineğin bitişik mi yoksa ayrı mı yazıldığını araştırmakla başladım. Cevabı, "www.imlaklavuzu.net"de buldum. Sivrisinek bitişik yazılır, zorlasan sivri’sinek olur ama benim yukarıda yaptığım gibi ayrı yazılmaz.

TDK sözlük  ‘’Çift kanatlılardan, insan ve memeli hayvanların kanıyla beslenen, birçok türü bulunan ve bir türü sıtma mikrobu aşılayan, sulak, bataklık yerlerde çok üreyen ve bulaşıcı hastalıkları yayan uçucu böcek’’ demiş.

..KANIYLA BESLENEN..
..MİKROP TAŞIYAN..
..ÇOK ÜREYEN..
..UÇUCU..

Beraberinde sürekli mikrop taşıyan, insanımızın kanını emen, yürümek yerine uçarak seyahat etmeyi tercih eden (sivrisinekler gidecekleri her yere uçarak giderler ve konarlar) buna rağmen formunu gayet light ve tight tutmayı başarabilen bir yaratıktan bahsediyoruz.. Sivrisinekler.

Kpss kasalım, bi işimiz gücümüz olsun, tutunabilelim, elimiz varlık görsün diyip, eve kapanıp bir iki ay sokağa çıkmayınca insan yürümeyi unutuyor. Yürümeyince tabi istenmeyen kilolar hasıl oluyor. Gel gelelim, yürümemeyi adeta huy edinmiş sivrisineklerin insanın kulağının dibinden ciiiuuvv sesi çıkararak geçecek şekilde hızlı, çevik, fit ve atik olması insanı hayrete gark ediyor.


Evet, sivrisinekler yürümez. Siz hiç bir kolunuzdan diğerine yürüyerek geçen bir sivrisinek gördünüz mü? Bu mümkün değil. Esasında yürüyebilirler. Neticede Allah C:C: ayak vermiş. İsteseler gayet nizami de yürüyebilirler, fakat sevmezler, tercih etmez, tembellik ederler. Sivri sinekler yürümez, uçarlar.

Sivrisineklerin yürümediği aşikar olmasına, zihnimde bu bilgiye muhalif  herhangi bir fikir de olmamasına rağmen skeptik bir tavırla tezimi son bi kez test etmek istiyorum.

Arama motorunda şu cümleyi aratıyorum: Sivrisinekler yürür mü?

Motorun önüme getirdiği "4.897" sonuç arasında sivrisineğin yürüdüğüne dair kayda değer bir veriye/bilgiye ulaşamıyorum!  Ayrıca motorun önüme getirdiği sonuç sayısına baktığımda da insanların bu hakikate (yürümez, uçar) araştırmaya dahi ihtiyaç duymayacak düzeyde inandığını, gözlemliyorum.

Ardından, kullandığım test yönteminin geçerliliğini test etmek adına (testin test edilmesi), bu kez de "yürüdüğü aşikar olan" bir şeyi aynı şekilde arama motorunda aratarak sonuçları yorumlamaya karar veriyorum.

Yürümek dendiğinde zihnimde çağrışan ilk şey ‘’yürü taş arabası’’ oluyor. "Taş arabası yürür mü?" diye aratacağım. Fakat yapacağım kıyasın -fair- sonuçlar vermesi adına karşılaştırmamızı tıpkı sivrisinek gibi, canlı bir varlık ile yapmak istiyorum. Zira, taş arabası bir varlık olmasına karşı canlılık özelliği göstermemektedir. 

Öyle ki ‘’taş arabası canlı mıdır?’’ şeklinde yapılan aramada sadece 376 sonuç alınabiliyor. Bu bize şunu gösteriyor; "taş arabasının canlı olmadığı" bilinen bir gerçek olduğundan, konuyla ilgili fazla bir araştırma yapılmasına da ihtiyaç duyulmamış.

"Canlı varlık" ve "yürümek" dendiğinde akla ilk gelen şey insan oluyor. Yani biz müslümanlar ve gayrimüslimler. Kate Upton mesela. 

Yeni sekme açıp arama motorunda aratıyorum; ‘’İnsan yürür mü?’’

Aman Allah'ım..

Şok, şok, şok. 

Bu nasıl olabilir!

Bu soruyla ilgili arama motoru tam tamına 2 milyon 700 bin adet sonuç getiriyor!!!

Bunun anlamını biliyorsunuz değil mi!

Korkmaya başlıyorum. (İngilizcesi ‘’afraid’’)

Acaba insan da uzun süreler masa başından kalkmazsa belli bi süre sonra yürüyemez hale mi gelir!

2012 yılında KPSS’ye, masa başı bir işim olsun isteyen, yaklaşık bir milyon insan girmiş. YGS’ye ise iki buçuk milyon.. Toplamda üç buçuk milyonu aşkın masa başı iş kovalayan insan..

Bunlardan 600-700 bininin çer-çöp olduğunu 100-200 bininin de sınava sınav akşamı çalışarak girdiğini düşünürsek geriye kalanların sayısı 2 milyon 699 bin. 

Dikkat ettiniz mi, bu rakam arama motorunda ‘’İnsan yürür mü?’’ sorusunun aranma sayısı ile neredeyse birebir örtüşüyor. Bunun basit bir rastlantı olduğunu iddia etmek, ancak höristik kavramından bihaber olmayı gerektirir. Şükür ki biz höristik bilenlerdeniz.

Ve kullanılabilir höristik sayesinde şu teze ulaşabiliriz: KPSS ve YGS gibi insanı oturup çalışmaya mecbur kılan sınavlar, insan canlısının en meşhur yetisini -yürüyebilme yetisi- tehdit etmektedir. 

Dersi-derste, günü gününe, yazarak, ezberleyerek vb. methotların yanında ne yazık ki henüz bu sınavlar için ‘’yürüyerek çalışma methodu’’ geliştirilememiştir. 

Hükümet ise konuya yıllardır eğilmemekte, üstüne üstlük fındığın kilosuna 4 TL gibi komik bi rakam biçerek fındıkçıları da memnun edememektedir.

Bu yazıyı yazarken Fenerbahçe karşısında 1-0 öne geçen Eskişehirsporlu futbolcuları tebrik ederim.

7 Mayıs 2013 Salı

Korku

İnsanlar topluluk halinde yaşarlar. İçini doğru argümanlarla doldurmak kaydıyla fazlasıyla yerinde bir tespit. Evet toplum, adından da anlaşılacağı üzere birlikte yaşayan, birlikte düşünen, birlikte hareket eden hatta yerine göre hareket etmeyip sadece seyreden insanlar bütünü.

Peki insanlara bu kadar şeyi birlikte yaptıran, onları birbirine sımsıkı bağlayan sırtını birbirlerine dayamaksızın varolamıyacağı hissine kapılmasını sağlayan şeyler neler? Bu soruya bireyin siyasi görüşüne göre, muhafazakarlık seviyesine göre veya aile yapısına göre, hatta oturduğu semte göre farklı cevaplar vermesi muhtemel. Ama benim dikkatimi en çok çeken ve beni en çok düşündüren kavram ‘korku’. 

Kendi içerisinde bireyleri bir arada tutma için adeta bir sosyal tutkal vazifesini bir hakkın icra etmesinin yanı sıra tam tersine bireyi yalnızlaştırmak ve asosyalleştirmek adına çoğu zaman farkında olmadan kullanılan bir kavram. 

Korku kavramını ve dayattığı sosyal yada kişisel hareketliliğin sebeplerini düşündüğüm her sefer anlamlı, marjinal ve kapsamlı bir cevap bulamamak benim açımdan meseleyi 'tam bir saçmalık' olarak niteleyip kestirip atmama sebep oluyor. Çünkü benim inancıma göre insan gündelik hayatında bir takım hislerin zihne ve organizmaya uyguladığı bir çeşit baskı ya da dürtü sonucu hareket eder. Eğer açlık hissediyorsanız yemek yersiniz, eğer birine aşıksanız.... yok buraya uymadı. Her neyse sonuç olarak organizmada bir his bir dürtüye bir dürtü de bir harekete sebebiyet verir. Hareketin ya da eylemin yönü aynı olmak zorunda değildir ama zannımca benzer olmasını ummak gerekir. Halbuki korkan ya da korkutulan insanın yere ve zamana göre birbirine zıt iki sosyal ya da bireysel hareketlenmeye soyunması vakidir ve bu vaka meselenin daha doğrusu iştirak edilen hareketlenmenin içi boş, psikolojik alt yapısı derme çatma da olsa kurulmuş ancak bireyi dolayısıyla da toplumu büyük bir yanlışa sürüklemekte olduğu görülmelidir. 

Meseleyi örneklendirelim…Belki de dünyadaki en kolay toplum yönetme ve şekillendirme yöntemlerinden biridir 'korkutmak'. Yönetenlerin saltanatlarının devamı için gereken gücün toplumsal temeller ve değerler sebebiyle tehlikeye düşmesi durumunda yöneten bir korku iklimi yaratır, yaratmakla kalmaz senaryolaştırır bir güzel de oynar. Sahne ülke toprakları, seyirci vatandaş ve geri kalan herşey 'onlar'. Sahnede iç içe daireler çizen Anadol marka bir araba olur ama size 'ileri gittiğine inanılacak, inan!' derler, inanırsınız. Derken korkunç bir varlık çıkar ve Anadol'umuzu geriye götürmek ister.Sonra 'korkulacak, kork!' derler. Korkarsınız, birbirinize ve 'onlar' a sımsıkı sarılırsınız ve avazınız çıktığı kadar bağırırsınız, 'kahrolsun!'. İşte bu durum korkutulan bireyin nasıl bir toplum hareketine dönüştüğünü daha doğrusu nasıl bir sivil toplum hareketine dönüştüğünü gösterir, tabi önce sivillerin kollarından ve bacaklarından sahnenin görünmeyen bölgelerine doğru uzanan ipleri görmezden gelmeniz lazım. Korku bireyde yanyana gelmeye ve hareketlenmeye sebep olmuştur.

Ama korku sadece birleştirmez , ayrıştırır da. Ancak bu ayrışmaya bireyin ve toplumun perspektifinden olmak üzere iki farklı pencereden bakmalıyız. Birey açısından en azından ülkemiz adına son dönem ayrışmalarının bir yönünü anlayışla karşılamak gerekebilir. Sonuçta ne boyutta ve ne doğrultuda olduğuna bakılmaksızın kitleler ülkemizde çok büyük acılar çekmiş, çok büyük bedeller ödemiştir. Günümüz Türkiye'sinde eksikliği hissedilen örgütlenmiş toplum konseptinin arka sokakları can yakar yani. Ama herşeye rağmen bireyin bu korkularla bir topluma entegre olmaktan ve bu topluluğun doğurduğu bir harekete iştirak etmekten özetle sivil toplum hareketlerinden engellenmesi çok acı değil midir? Toplumun perspektifi ise bambaşkadır ve ideolojik saplantılara kurban edileli bir hayli zaman olmuştur. Bir takım atsız şahsiyetler dünyada ırkına düşman olmayan millet ve bayrak bırakmayalı korku en büyük ayrışma sebebi olmuştur; düşmanlık, kin, öfke ve hırsın yanıbaşına da bağdaş kurmuştur.

En başta da belirttiğim gibi aksiyona dönüşen dürtülerin insanoğlu için tek yönlü olduğuna inanıyorum. Bunun aksine vuku bulan tüm icraatlar yanlış ve tüm icra sahiplerinin de birer kukla olduğunu düşünüyorum. Ve sadece yukarıda bahsettiğim bu sosyal zıt yönlü hareketlenme değil korkunun müsebbibi olan her aksiyondan insanoğlunun şiddetle kaçınması gerektiğini savunuyorum. Özetle korkmayayım ve korkmayalım istiyorum...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Dönülmez Hata-Walmart

Dünya perakende devi Wal-Mart Inc. 2012 yili itibariyle Amerikan ordusu ve Cin ordusundan sonra 2.2 milyon calisani ile dunyanin en buyuk isverenini konumunda. CNN-Money sitesinin gelirlerine gore siraladigi sirketler listesinde ise Wal-Mart; enerji devi Exxon Mobile’in ardindan ikinci sirada.

Muazzam buyuklukteki bir sirketten bahsediyoruz;1962 yilinda Arkansas eyaletinde ufak bir supermarketle ise baslayan, simdi Amerika,Afrika ve Asya kitasinda 21 farkli ulkede faaliyet gosteren bir sirketten...

Peki acaba bu koca sirket hic mi hata yapmadi? Sirket tarihi boyunca profesyonel kadrolarin aldigi sofistike kararlarlami yonetildi? Sirketin 90’li yillarda uluslararasilasma stratejisi geregi yeni pazarlara girerken dustugu hatalar; cok buyuk sirketlerin dahi zaman zaman profesyonellikten uzak, kroniklesen hatalar yapabilecegini gosterir.

Birazdan siralayacagim Wal-Mart ornegindeki hatalar yenilir yutulur cinsten hatalar degildir! 

Uluslararasi bir pazara girecek olan sirket o pazarla ilgili kapsamli bir arastirma yapmak mecburiyetindedir. Yabanci pazara agresif bir tavirla girmek baska “dan dun” girmek baskadir. Pazara agresif olarak girmek o pazari bastan asagi degistirmek demek degildir. O pazarla ilgili arastirma ve analiz yapma gerekliligini ortadan kaldirmaz. Girisimcinin agresif sekilde girdigi pazardaki muradi; pazarin ekonomik kosullarini kabullenmek(market taker) yerine; kosullari belirlemektir (market maker). Wal-Mart icin stratejinin “aggresively expansion strategy” olarak formule edildigi ilk yillarda agresif giris ile “dan dun” giris arasinda kantarin topuzu tutturulamamistir. 

Demem o ki Wal-Mart ilk uluslararasilasma deneyiminde  bir cok pazara yeterli arastirma yatirimi yapmadan; “dan dun” girmistir!

*Wal-Mart 1991 yilinda Meksika’ya girdi:
-ABD’deki genis park alanlarina sahip supermarket formatinin aynini meksika’da insa etti. Market onune yapilan bu buyuk park alanlari; hem ulkede otomobil sahipligi ortalamasi  dusuk oldugundan atil kaldi hemde  alisverise otobusle gelen musteriler icin marketin ulasilabilirligini zorlastirdi. (Otobusle gelen ve cogunlugu olusturan musteriler ana cadde ile marketin giris kapisi arasindaki park alanini yurumek zorunda kaldilar.)
- Urun grubu seciminde cok temel yanlisliklar yapildi. Cogu Meksikanin varos bolgelerinde acilan marketlerde tenis raketleri ve toplari satisa sunuldu. Diger yandan Wal-mart keller diyarinda actigi supermarkette ise renk renk taraklari satisa sundu!!
- Meksika yuksek bir ulke. Bu ulkedeki hava basincinda ziplamaya uygun olmayan toplar raflara kondu. Topu ziplamayan meksikali cocuklarin bilinc altindaki wal-mart imajini dusunun:)  Sirketin Meksikada satilacak urunler icin ozel bir calisma yapmadigi ortadaydi.

*Wal-Mart 1995 yilinda Arjantin’e girdi:
-Elektronik alet reyonunda satisa sundugu tum cihazlar Amerikan tipi 110 voltluk cihazlardi. Fakat Arjantin prizlerinden 220 volt elektrik servis ediliyordu! O yil Wal-mart’tan alinmis sac kurutma makinalari, tiras makinalari Arjantinde sapir sapir dokuldu.
-Et reyonlarinda kesim Amerikan usulu yapildi. Arjantinli tuketici Amerikan usulu kesilmis etlerden satin almadilar.
- Marketin taki-toka bolumunde buyuk zumrut, elmas ve safirli takilar satisa sunuldu fakat Arjantinli kadinlar altin ve gumus takilari tercih ediyordu. Kadinlarin bu tercihini wal-mart pazara girdikten sonra tecrube etti. Dolayisiyla takilar elinde patladi.
-Arjantinli kadinlar mat renk kozmetik urunlerini tercih ediyordu fakat kozmetik reyonlari acik renk gosterisli urunlerle dolduruldu. Sirketin yeni girecegi pazardaki tuketici egilimleri ve tercihleriyle ilgili en ufak bir arastirma yapmadigi ortadaydi.

Bunlarin yaninda Wal-Mart Avrupada ozelliklede Almanya’da uluslararasilasmada yapilmamasi gereken her seyi yaparak bu pazarlardan adeta kovalandi. Caresiz ardina bakmadan kacdi elindeki diger uluslararasi pazarlarda iyilestirmelere gitti. Bundan sonra Wal-mart uluslararasilasma stratejisini gozden gecirme ihtiyaci duydu ve aggresivelly expansion strategy’sinden vazgecti. Diyebiliriz ki; sirket hatasinin sonucuna katlandi. Dahada otesi hatasindan donebildi..

Bugun dunyanin en buyuk sirketinde dahi bu denli basit hatalar yapilmis olmasi donulmez hata kavramini gozden gecirmemize yardimci olabilir. Turkler acisindan donulmez hata esigimizin cok dusuk oldugunu dusunuyoum. Oysa donulmez hata hic cikis yolunun kalmamasi seklinde tanimlanir. Fakat bizim icin yollar cok cabuk tukenir. Batmisizdir bitmisizdir, nasil olurda bu hataya dusmusuzdur.

Kim bilir belkide hatayi donulmez yapan sey; bizim hatadan donmeyisimizdir.