Varşova'da (Warsaw School of Economics-SGH) ikinci dönem 13 şubat'ta başlayacak. 7-8-9 şubat ise orientation week. 4 şubat cumartesi varşovada olmak için ideal bi tarih diye düşünüyorum. Bir haftadır takip ettiğim 4 şubat 2012 istanbul-warsaw aktarmasız uçuş biletini 28 ekim 2011'de(yani uçuştan 3 ay önce) LOT'dan 82 Euro'ya(202 TL) aldım.
Bilet ararken bubilet.com baya işe yarıyor...
30 Ekim 2011 Pazar
25 Ekim 2011 Salı
SGH (Warsaw School of Economics) kayıt süreci
Nomination Process:
Sgh(warsaw school of economics=Szkoła Główna Handlowa) seçilen öğrencilerin nominasyonunu sitesinde online olarak yaptırtıyor. Yanı siz Sgh'ye gitmeye hak kazanmışsanız koordinatorünuz sgh'nın sıtesıne gırıp sızı online nominate(aday gösterme)etmesi gerekiyor. Nominate ederken sizin hakkınızda ki bilgileri forma doldurup nomine ediyor.Koordinatör formda bizimle alakalı temel bilgileri ve e-mail adresimizi doldurup kaydediyor.
Application Process:
Sgh, bizim e-mail adresimize yani koordinatörün nomine ederken verdiği e-mail adresine bir login ve password gönderiyor. Bu login ve password ile>> https://serwis.sgh.waw.pl/crpm-recruitment adresinden online application system'e giriyoruz. Burada bizim'le alakalı kısımları dolduruyor ve sisteme passportumuzda yer alacak fotografımızı, herhagi bir id card'ımızı(nufus cüzdanı yahut ehliyet) ve insurance card'ımızı(şengen ülkeleri için geçerli olan 30.000 euro teminatlı seyahat sağlık sigortası-Ben Kadıköy Vakıfbank şubesinde Güneş Sigorta ile 6 ay süreli yaptırdım ve 40 euro ödedim,bu sigortayı yaptırmak zorunlu çünkü vize başvurusu sırasında da bu sigorta gerekecek.) upload ediyoruz.
Online application formu doldurduktan sonra 2 kopya halinde print-out edip kendimiz imzalayıp, koordinatöre imzalatıp uluslararası ofisede muhürlettikten sonra 2 adet pasaport-sized fotoğraf ile beraber Sgh'ye gönderiyoruz.
Genelde diğer üniversitelerin application form ile birlikte başka belgeler istediğini biliyorum. Özellıkle Learning Agreement diğer tüm üniversitelere basvuru yaparken application form ile birlikte isteniyor. Fakat SGH app. form ile birlikte Learning Agreement istemiyor. Bu biraz garipti, şüphemi gidermek için karşı üniversiteye şunu yazdım>>
Hi,
I am a student from Turkey and I will be in Warsaw on second semester as an erasmus student.
I have already filled all spaces in your on-line application site and saved it. Also printed out 2 copies of application form.
Today I am getting these copies to my Erasmus coordinator and International office to be signed and sealed. Within a few days I will post them to your mailing address with my 3 passport-sized photography.
I am wondering if anything else i am supposed to do now for application?
Additionally Now I can not access/log in to Wirtualny Dziekanat to select courses which i will take in Warsaw. I enter my login and password, click accept then nothing happens but a white page coming..
How can i select my courses? Is there any deadline to select courses virtually?
Finally my last question is that what is the deadline to send my learning agreement to you and Is there any document which i have to send you?
Thanks for your help...
Best Regards
Cevap olarak şu geldi>>
Dear Hayati,
Signed and sealed application plus passport sized pictures is all I need for now. The password to register for courses is different one and you will receive it later. The first stage of course declaration will be probably in November. Here are the detail how the enrollment works:
http://www.sgh.waw.pl/crpm_-en/si/exchange/faq/courses/
The deadline for submitting Learning Agreements will be after 3rd stage in March.
Kind regards,
Bu maili aldıktan sonra zaman kaybetmeden formları ve 2 fotografı SGH'ye gonderdim. Gönderi için PTT APS'yi kullandım.. İyikide etmişim; 48 TL ödedim ve ertesi gün evraklarım SGH'ya ulaştı.
Postamı İstanbuldan Varşova'ya 24 saatte ulaştıran PTT-Kargoya Teşekkürü bir borç bilirim:)
Sgh(warsaw school of economics=Szkoła Główna Handlowa) seçilen öğrencilerin nominasyonunu sitesinde online olarak yaptırtıyor. Yanı siz Sgh'ye gitmeye hak kazanmışsanız koordinatorünuz sgh'nın sıtesıne gırıp sızı online nominate(aday gösterme)etmesi gerekiyor. Nominate ederken sizin hakkınızda ki bilgileri forma doldurup nomine ediyor.Koordinatör formda bizimle alakalı temel bilgileri ve e-mail adresimizi doldurup kaydediyor.
Application Process:
Sgh, bizim e-mail adresimize yani koordinatörün nomine ederken verdiği e-mail adresine bir login ve password gönderiyor. Bu login ve password ile>> https://serwis.sgh.waw.pl/crpm-recruitment adresinden online application system'e giriyoruz. Burada bizim'le alakalı kısımları dolduruyor ve sisteme passportumuzda yer alacak fotografımızı, herhagi bir id card'ımızı(nufus cüzdanı yahut ehliyet) ve insurance card'ımızı(şengen ülkeleri için geçerli olan 30.000 euro teminatlı seyahat sağlık sigortası-Ben Kadıköy Vakıfbank şubesinde Güneş Sigorta ile 6 ay süreli yaptırdım ve 40 euro ödedim,bu sigortayı yaptırmak zorunlu çünkü vize başvurusu sırasında da bu sigorta gerekecek.) upload ediyoruz.
Online application formu doldurduktan sonra 2 kopya halinde print-out edip kendimiz imzalayıp, koordinatöre imzalatıp uluslararası ofisede muhürlettikten sonra 2 adet pasaport-sized fotoğraf ile beraber Sgh'ye gönderiyoruz.
Genelde diğer üniversitelerin application form ile birlikte başka belgeler istediğini biliyorum. Özellıkle Learning Agreement diğer tüm üniversitelere basvuru yaparken application form ile birlikte isteniyor. Fakat SGH app. form ile birlikte Learning Agreement istemiyor. Bu biraz garipti, şüphemi gidermek için karşı üniversiteye şunu yazdım>>
Hi,
I am a student from Turkey and I will be in Warsaw on second semester as an erasmus student.
I have already filled all spaces in your on-line application site and saved it. Also printed out 2 copies of application form.
Today I am getting these copies to my Erasmus coordinator and International office to be signed and sealed. Within a few days I will post them to your mailing address with my 3 passport-sized photography.
I am wondering if anything else i am supposed to do now for application?
Additionally Now I can not access/log in to Wirtualny Dziekanat to select courses which i will take in Warsaw. I enter my login and password, click accept then nothing happens but a white page coming..
How can i select my courses? Is there any deadline to select courses virtually?
Finally my last question is that what is the deadline to send my learning agreement to you and Is there any document which i have to send you?
Thanks for your help...
Best Regards
Cevap olarak şu geldi>>
Dear Hayati,
Signed and sealed application plus passport sized pictures is all I need for now. The password to register for courses is different one and you will receive it later. The first stage of course declaration will be probably in November. Here are the detail how the enrollment works:
http://www.sgh.waw.pl/crpm_-en/si/exchange/faq/courses/
The deadline for submitting Learning Agreements will be after 3rd stage in March.
Kind regards,
Bu maili aldıktan sonra zaman kaybetmeden formları ve 2 fotografı SGH'ye gonderdim. Gönderi için PTT APS'yi kullandım.. İyikide etmişim; 48 TL ödedim ve ertesi gün evraklarım SGH'ya ulaştı.
Postamı İstanbuldan Varşova'ya 24 saatte ulaştıran PTT-Kargoya Teşekkürü bir borç bilirim:)
22 Ekim 2011 Cumartesi
Ali şeriati'nin sanata bakışı
Ben, zarif kakmacılık ve çinicilik, ince ve nazik süslemeler yerine inatçı dağların vakarını, kışın gökyüzünün heybetini ve iktidarını kuşatan vahşi ve kararlı tufanları, sert ve haşin, engin çölleri sanatına sermaye edinenleri sevmişimdir.
Ben her zaman, mağrur dağ kartallarından, ıssız çöllerin haşin yabani çiçeklerinden ilham alan bir şiiri, kafeste şakıyan güzel çizgili, benekli ve renkli bir kanaryayı yada gül bahçesinde yetişmiş narin bir gülü öven şiirden daha fazla sanatsal bulmuş ve heyecan duymuşumdur.
Ben her zaman, mağrur dağ kartallarından, ıssız çöllerin haşin yabani çiçeklerinden ilham alan bir şiiri, kafeste şakıyan güzel çizgili, benekli ve renkli bir kanaryayı yada gül bahçesinde yetişmiş narin bir gülü öven şiirden daha fazla sanatsal bulmuş ve heyecan duymuşumdur.
5 Ekim 2011 Çarşamba
Atın ölümü arpadan olsun
Açın ölümü arpadan olsun.. Yok.. Açın önümü arpadan olsun... Yok.. Atın önümü arpadan olsun.
13 Eylül 2011 Salı
Modern Ebu Zer Mümkün mü? /ismail kılıçarslan
Yeni Aktüel Dergisi, “İslamcılık”ı kurcalamayı sürdürüyor. 7. sayısında da ilginç sayılabilecek bir dosyaya imza atmış. Zeki Yamani’nin kızının ihtişamlı düğününden hareketle Müslümanların modernite ve servetle imtihanını tartışıyor. Dosyanın adı: “Müslümanlar Protestanlaşıyor mu?”
Bana kalırsa, dosyanın en ilginç yorumu Doçent Doktor Hidayet Tuksal’dan gelmiş. Hidayet Tuksal, muhafazakarların arasında beyazlaşma isteği duyan insanların küçük bir kesim olduğunu belirttikten sonra şunları söylüyor: “Beyazlık vizesi kendilerinden alınan bu mihraklara ‘biz de sizler gibi giyinebilir, yiyebilir ve yaşayabiliriz’ mesajı vermeye çalışıyor esmer muhafazakarlar. Muhafazakar kesimde zengin-yoksul ikiliği zaten vardı, bu ayrım biraz daha keskinleşerek devam eder. Ancak sonuçta modern Ebu Zer’lerin ortaya çıkarak birilerine bu adaletsizliklerin hesabını sorması da kaçınılmaz görünüyor. Küreselleşme karşıtı, savaş karşıtı hareketlerde yer alan dindar genç kuşağın gelecekte muhalif bir söylemi üretme potansiyeli taşıdığını düşünüyorum.”
Birlikte hatırlayalım Ebu Zer’i(r.a). Gıfar kabilesinin ulularından olan Ebu Zer, Mekke’de bir peygamberin ortaya çıktığını duyunca atlayıp geliyor ve daha Peygamberimiz (s.a.v) ile konuşmaya başlamasının ikinci dakikasında teslim oluyor. Delişmen adam Ebu Zer. Diyor ki: “Müsaade et ya Resulullah! Kabe’ye varayım ve Allah birdir, Muhammed(s.a.v) de onun peygamberidir diye haykırayım.” Peygamberimiz müsaade etmiyor. “Sana bir zarar gelmesinden korkarım” diyor. Fakat Ebu Zer ısrar edince izin çıkıyor ve Ebu Zer, Kabe’nin önüne gelip bağıra çağıra Allah’ın birliğini, Sevgilisinin Resullüğünü haykırıyor. Dayak yiyor müşriklerden. Tartaklanıyor. Hazret-i Ebubekir yetişiyor ve o azgın kalabalığın ellerinden alıyor kahramanımızı. Ve Ebu Zer’in yaralarını Hazret-i Peygamber, bizzat kendi mübarek elleriyle tımar ediyor.
Sonraki yıllarda Ebu Zer, hep “gittiği yolun delisi ve doğru bildiğinden şaşmayan inatçı bir adam” olarak anılıyor. İktidarla başı hiçbir zaman hoş olmuyor. Yardım tekliflerini geri çeviriyor. Hazret-i Ali’yi çok seviyor ve yapayalnız bir adam olarak ölüyor.
Ebu Zer’i, Ebu Zer yapan üç özellik var: “Uzlaşmazlık, sosyal adaletçilik ve devrimcilik.”*
Peki, şimdi dönelim Hidayet Tuksal’ın sözlerine: Gerçekten, “bir kurtuluş ve/veya mücadele umudu olarak” Ebu Zer’lerin Türkiye’de ortaya çıkması mümkün mü? Üzerinde durulmaya değer bir soru bu.
Sayın Tuksal, “savaş karşıtı, küreselleşme karşıtı dindar gençlerin ortaya koyacağı bir devrimci ruh”tan söz ediyor. Dolayısıyla önerinin içinde çeşitli şartlar gizli Ebu Zer olmak için. Bu şartlara bakalım.
Birinci şart, genç olmak.
İkinci şart, dindar olmak.
Üçüncü şart, AKP’li olmamak. Çünkü küreselleşmeye ve savaşa karşı olmak gerekiyor.
Dördüncü şart, dünya ile kurduğunuz ilişkiyi para üzerinden konumlamamanız. Daha doğrusu, para üzerinden konumlanan ilişkilere düşman olmanız.
Beşinci şart, cesur olmak. Zira, “adaletsizliklerin hesabını soracak muhalif potansiyel” ancak cesaretle belirebilecek bir şeydir. Dolayısıyla Türkiye’deki çoğu cemaate bağlı (ya da üye) olan dindar gençlerin de yapabileceği bir iş değil Ebu Zer olmak. Zira, muhafazakarlık bir doku olarak sinmiş durumda cemaatlerin çoğuna.
Altıncı, yedinci ve sekizinci şartları zaten Ebu Zer’in kişiliğinde sıralamıştık: Uzlaşmazlık, sosyal adaletçilik ve devrimcilik.
Şimdi, bu şartlar doğrultusunda önce kendinize, sonra da çevrenize bir bakın. Ve “modern Ebu Zer” olabilecek insanları listeleyin. Kaç kişiler?
Ben kendi adıma bu listeyi yapınca Ebu Zer olabilecek, Ebu Zer olmayı göze alabilecek kimseyi bulamadım. Ve ilk okuyuşumda beni heyecanlandıran Sayın Tuksal’ın görüşlerinin “romantik” bir dilek olmaktan öteye gitmediğini / gidemeyeceğini anladım.
80’lerdeki patolojik İslamcılık, kendi içinden Fuat’ları, Selami’leri, Kemal’leri çıkarmayı başarabilmişti. Bir çeşit Ebu Zer olmak için yola çıkmışlardı ve Bosna’da, Tacikistan’da, Afganistan’da, Ebu Zer olmanın karşılığını almışlardı (ya da bakış açınıza göre bedelini ödemişlerdi de diyebilirsiniz). Vurulup düşmüşlerdi. Fakat 90’lı yılların ortalarından itibaren iktidar olan “light ve çapaklarından arındırılmış” İslamcılık, bunu başaramadı. Zira, pek çoğumuz sıramızı beklemeye koyulduk. Abdullah Gül’e gelen sıranın, Tayyip Erdoğan’a gelen sıranın, Erol Yarar’a, Akif Beki’ye, Osman Sınav’a gelen sıranın günün birinde bize de gelebileceği umuduyla yaşamaya alıştık. Umut beslemek, yaşam alışkanlığımız haline dönüştü. Oysa bilinen gerçektir: Umut beslemek “çarkın içine” girmektir. Kemal Sayar’ın ifadelerini araklarsak; “oy veren”,
“reklamlardan etkilenip bir şey alan” insanlar “küskün olma” şanslarını yitirmişlerdir. Oysa 20. yüzyılda Küba’dan İran’a, Şili’den Bosna’ya muhaliflerin tarihini hep küskün adamlar yazmıştır.
Belki de ben abartıyorum. Belki de tartışmamız gereken asıl mesele şudur: “Ebu Zer olmanın ne alemi var?” Öyle ya. Kendi elitini oluşturmuş, kendi müesseselerini kurmuş, kızlarını başörtüsüyle okuyabilsin diye Amerika’ya göndermeyi başarabilmiş İslamcıların yanında saf tutmak varken Ebu Zer olmak da nerden çıksın ki? Servet düşmanı mıyız? Yoksa komünist miyiz?
Bu sorular önemlidir. Bu sorulara verilecek cevaplar “yeşil ışığı” yakalamanın anahtarını verecektir bize. Çünkü Ebu Zer olmak, her şeyden önce keskin bir inancı, bir işe imza atarken herhangi bir dünyevi karşılık beklememeyi ve yalnızlaşmayı gerektirir. Bunu yapamayacağımıza göre, bence en iyisi Zeki Yamani’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın çocuklarına yaptığı düğünlere gitmenin bir yolunu bulmaktır. Bari ondan geri kalmayalım.**
*Meraklısına Not: Ebu Zer’i daha fazla merak edenler için Ali Şeriati’nin müthiş kitabı “Ebu Zer”i tavsiye ederim hararetle.
**Meraklısına İkinci Not: Tam yazımı bitirmişken bir tanıdığıma gelen bir davetiye ilişti gözüme. Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’ın çocuğunun nikah davetiyesi. Yanında bir de kullanım kılavuzu verseler olacak şatafatlı bir şey. Kaba bir hesap yaptım. Sadece davetiye için harcanan para 20.000 YTL düzeyinde olmalı. Hakkıdır tabii. Çocuğu evleniyor. Fakat, Hidayet Tuksal’ın “mesaj veren esmer muhafazakar” tanımına da “cuk” diye oturuyor bakanımız. Önerim, tıpkı Michael Jackson’un yaptığı gibi “hastalık yüzünden beyazladım” diyerek yaptırdığı ameliyata mazeret bulmasıdır.
Bana kalırsa, dosyanın en ilginç yorumu Doçent Doktor Hidayet Tuksal’dan gelmiş. Hidayet Tuksal, muhafazakarların arasında beyazlaşma isteği duyan insanların küçük bir kesim olduğunu belirttikten sonra şunları söylüyor: “Beyazlık vizesi kendilerinden alınan bu mihraklara ‘biz de sizler gibi giyinebilir, yiyebilir ve yaşayabiliriz’ mesajı vermeye çalışıyor esmer muhafazakarlar. Muhafazakar kesimde zengin-yoksul ikiliği zaten vardı, bu ayrım biraz daha keskinleşerek devam eder. Ancak sonuçta modern Ebu Zer’lerin ortaya çıkarak birilerine bu adaletsizliklerin hesabını sorması da kaçınılmaz görünüyor. Küreselleşme karşıtı, savaş karşıtı hareketlerde yer alan dindar genç kuşağın gelecekte muhalif bir söylemi üretme potansiyeli taşıdığını düşünüyorum.”
Birlikte hatırlayalım Ebu Zer’i(r.a). Gıfar kabilesinin ulularından olan Ebu Zer, Mekke’de bir peygamberin ortaya çıktığını duyunca atlayıp geliyor ve daha Peygamberimiz (s.a.v) ile konuşmaya başlamasının ikinci dakikasında teslim oluyor. Delişmen adam Ebu Zer. Diyor ki: “Müsaade et ya Resulullah! Kabe’ye varayım ve Allah birdir, Muhammed(s.a.v) de onun peygamberidir diye haykırayım.” Peygamberimiz müsaade etmiyor. “Sana bir zarar gelmesinden korkarım” diyor. Fakat Ebu Zer ısrar edince izin çıkıyor ve Ebu Zer, Kabe’nin önüne gelip bağıra çağıra Allah’ın birliğini, Sevgilisinin Resullüğünü haykırıyor. Dayak yiyor müşriklerden. Tartaklanıyor. Hazret-i Ebubekir yetişiyor ve o azgın kalabalığın ellerinden alıyor kahramanımızı. Ve Ebu Zer’in yaralarını Hazret-i Peygamber, bizzat kendi mübarek elleriyle tımar ediyor.
Sonraki yıllarda Ebu Zer, hep “gittiği yolun delisi ve doğru bildiğinden şaşmayan inatçı bir adam” olarak anılıyor. İktidarla başı hiçbir zaman hoş olmuyor. Yardım tekliflerini geri çeviriyor. Hazret-i Ali’yi çok seviyor ve yapayalnız bir adam olarak ölüyor.
Ebu Zer’i, Ebu Zer yapan üç özellik var: “Uzlaşmazlık, sosyal adaletçilik ve devrimcilik.”*
Peki, şimdi dönelim Hidayet Tuksal’ın sözlerine: Gerçekten, “bir kurtuluş ve/veya mücadele umudu olarak” Ebu Zer’lerin Türkiye’de ortaya çıkması mümkün mü? Üzerinde durulmaya değer bir soru bu.
Sayın Tuksal, “savaş karşıtı, küreselleşme karşıtı dindar gençlerin ortaya koyacağı bir devrimci ruh”tan söz ediyor. Dolayısıyla önerinin içinde çeşitli şartlar gizli Ebu Zer olmak için. Bu şartlara bakalım.
Birinci şart, genç olmak.
İkinci şart, dindar olmak.
Üçüncü şart, AKP’li olmamak. Çünkü küreselleşmeye ve savaşa karşı olmak gerekiyor.
Dördüncü şart, dünya ile kurduğunuz ilişkiyi para üzerinden konumlamamanız. Daha doğrusu, para üzerinden konumlanan ilişkilere düşman olmanız.
Beşinci şart, cesur olmak. Zira, “adaletsizliklerin hesabını soracak muhalif potansiyel” ancak cesaretle belirebilecek bir şeydir. Dolayısıyla Türkiye’deki çoğu cemaate bağlı (ya da üye) olan dindar gençlerin de yapabileceği bir iş değil Ebu Zer olmak. Zira, muhafazakarlık bir doku olarak sinmiş durumda cemaatlerin çoğuna.
Altıncı, yedinci ve sekizinci şartları zaten Ebu Zer’in kişiliğinde sıralamıştık: Uzlaşmazlık, sosyal adaletçilik ve devrimcilik.
Şimdi, bu şartlar doğrultusunda önce kendinize, sonra da çevrenize bir bakın. Ve “modern Ebu Zer” olabilecek insanları listeleyin. Kaç kişiler?
Ben kendi adıma bu listeyi yapınca Ebu Zer olabilecek, Ebu Zer olmayı göze alabilecek kimseyi bulamadım. Ve ilk okuyuşumda beni heyecanlandıran Sayın Tuksal’ın görüşlerinin “romantik” bir dilek olmaktan öteye gitmediğini / gidemeyeceğini anladım.
80’lerdeki patolojik İslamcılık, kendi içinden Fuat’ları, Selami’leri, Kemal’leri çıkarmayı başarabilmişti. Bir çeşit Ebu Zer olmak için yola çıkmışlardı ve Bosna’da, Tacikistan’da, Afganistan’da, Ebu Zer olmanın karşılığını almışlardı (ya da bakış açınıza göre bedelini ödemişlerdi de diyebilirsiniz). Vurulup düşmüşlerdi. Fakat 90’lı yılların ortalarından itibaren iktidar olan “light ve çapaklarından arındırılmış” İslamcılık, bunu başaramadı. Zira, pek çoğumuz sıramızı beklemeye koyulduk. Abdullah Gül’e gelen sıranın, Tayyip Erdoğan’a gelen sıranın, Erol Yarar’a, Akif Beki’ye, Osman Sınav’a gelen sıranın günün birinde bize de gelebileceği umuduyla yaşamaya alıştık. Umut beslemek, yaşam alışkanlığımız haline dönüştü. Oysa bilinen gerçektir: Umut beslemek “çarkın içine” girmektir. Kemal Sayar’ın ifadelerini araklarsak; “oy veren”,
“reklamlardan etkilenip bir şey alan” insanlar “küskün olma” şanslarını yitirmişlerdir. Oysa 20. yüzyılda Küba’dan İran’a, Şili’den Bosna’ya muhaliflerin tarihini hep küskün adamlar yazmıştır.
Belki de ben abartıyorum. Belki de tartışmamız gereken asıl mesele şudur: “Ebu Zer olmanın ne alemi var?” Öyle ya. Kendi elitini oluşturmuş, kendi müesseselerini kurmuş, kızlarını başörtüsüyle okuyabilsin diye Amerika’ya göndermeyi başarabilmiş İslamcıların yanında saf tutmak varken Ebu Zer olmak da nerden çıksın ki? Servet düşmanı mıyız? Yoksa komünist miyiz?
Bu sorular önemlidir. Bu sorulara verilecek cevaplar “yeşil ışığı” yakalamanın anahtarını verecektir bize. Çünkü Ebu Zer olmak, her şeyden önce keskin bir inancı, bir işe imza atarken herhangi bir dünyevi karşılık beklememeyi ve yalnızlaşmayı gerektirir. Bunu yapamayacağımıza göre, bence en iyisi Zeki Yamani’nin ya da Tayyip Erdoğan’ın çocuklarına yaptığı düğünlere gitmenin bir yolunu bulmaktır. Bari ondan geri kalmayalım.**
*Meraklısına Not: Ebu Zer’i daha fazla merak edenler için Ali Şeriati’nin müthiş kitabı “Ebu Zer”i tavsiye ederim hararetle.
**Meraklısına İkinci Not: Tam yazımı bitirmişken bir tanıdığıma gelen bir davetiye ilişti gözüme. Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’ın çocuğunun nikah davetiyesi. Yanında bir de kullanım kılavuzu verseler olacak şatafatlı bir şey. Kaba bir hesap yaptım. Sadece davetiye için harcanan para 20.000 YTL düzeyinde olmalı. Hakkıdır tabii. Çocuğu evleniyor. Fakat, Hidayet Tuksal’ın “mesaj veren esmer muhafazakar” tanımına da “cuk” diye oturuyor bakanımız. Önerim, tıpkı Michael Jackson’un yaptığı gibi “hastalık yüzünden beyazladım” diyerek yaptırdığı ameliyata mazeret bulmasıdır.
4 Eylül 2011 Pazar
Resulullah'la Benim Aramdaki Farklar/Ah Muhsin Ünlü
Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse "Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık" derdi,
Ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
Ben annem ölürken çok ağladım çünkü.
Annem gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
Ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
Derdim ki: "Şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı."
Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
O bana gülümserdi, ben ona derdim ki: "Anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
Fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?.."
Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki: "Kızım ha gayret!";
Ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki: "Anneciğim ölmesen..."
Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki: "Anneciğim seni ben..."
Annem döndü, bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
Ben o bakışı gördüm, haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.
Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…
Resulullah çok şanslı bir insan
Annesi öldüğünde o küçücüktü;
Benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
Zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.
Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!
Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü...
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse "Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık" derdi,
Ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
Ben annem ölürken çok ağladım çünkü.
Annem gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
Ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
Derdim ki: "Şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı."
Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
O bana gülümserdi, ben ona derdim ki: "Anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
Fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?.."
Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki: "Kızım ha gayret!";
Ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki: "Anneciğim ölmesen..."
Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki: "Anneciğim seni ben..."
Annem döndü, bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
Ben o bakışı gördüm, haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.
Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…
Resulullah çok şanslı bir insan
Annesi öldüğünde o küçücüktü;
Benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
Zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.
Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!
Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)